17 Ocak 2010 Pazar

Tiffany'de Kahvaltı

Bugün o yıkık evin öyküsünü yazmak istiyorum. Yapabilir miyim bilmiyorum, gücüm yeter mi? Çok zor, çok ağır çünkü herşey. Herşey, geçip giden bir gemi, yanıp sönen bir ışık, söylenip unutulmuş bir söz bu öyküde. Herşey iğneli, herşey asidik, herşey zımpara... Gün gelir güneş bile üşür de, ben ağlamadan konuşamam bu konuda. Neden bu kadar bulanık gökyüzü? Ve kedi... Kedi nereye gitti şimdi bu yağmurda? Canı sıkkın kaldırımların, bu karton kutular yüzünden ve kedi, nedense, seviyor bu lanet kutuları! Nereye gitti kedi?

Vazgeçtim, anlatamayacağım bugün de evin öyküsünü. İyisi mi ben kalkıp, beni dinlendiren ve saçma bir nedenle, ki ben bu nedeni bilmiyorum, mutlu eden o yere gideyim hemen. Belki yolda kediye rastlarım, biz, sen ve ben, kavuşuruz. Yağmur bizi yıkar, kediyi de, tertemiz oluruz, kedi bile! Hatta, belki kimbilir, bir ev bile buluruz kediye, ne dersin? Ben yola çıktım bile.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Ding dong!

Bir gün kapı çalar, koşa koşa açarsın, o da ne! Yalnızlık, elinde bavulu çat kapı çıkagelmiş! "Birkaç gün kalmaya geldim." dese de kim bilebilir ki kaç gün kalacak. Hem belki yine alevlenir aşk ve hiç gitmez kalır.

Bir gözün bavulda beklersin; bakalım sana ne getirdi gelirken, bavulda sana özel birşey var mı? İlham, dinginlik, yaratıcılık, parıltı... Acaba hangisi?

Odaya yerleşti mi bir kere, ne telefon, ne kapı, duymazsın hiçbirinin sesini. Uzun sohbetler başlar, odadaki tek ses budur; sen ve yalnızlık.

Hep mi umulmadık zamanlarda gelir bu yalnızlık, çağrıldığında hep meşguldür.

Sonra bir ses daha duyarsın odada: Rüzgar camı tıklatır içeri girebilmek için kıskanç kadınlar gibi. Hiç yüzü gülmemiş... Zaman akar gider. Hiç sektirmez yalnızlık; çantasında gurur ile birlikte, senede en az iki kez uğrar.

Hep bir işaret arayan sen o gelince anlamlar yüklemeye başlarsın. Yaratıcılığın körelmiştir, bilersin. Bilersin ya...

10 Ocak 2010 Pazar

Siyah Yorgan

Zamanı bile örter. Küçük küçük, başarılarını gösteren madalyaları var her yerinde. Çoğuna göre birşeylerin eksikliğinden oluyor ya, önemsiz sanki. Benim içinse ne değerli! Beynimin de kalbimin de beraber aşık olduklarından... Benim yıldızım güneşle hiç barışmadı ki! O yüzden bırakın sarılıp yatayım siyah yorganıma; saati geldi, beni bekler.

7 Ocak 2010 Perşembe

Zaman Tüneli

Çirkin, sana hiç yakışmayan bir hüzün takmıştın hani o gün boynuna. Yalvaran bakışların vardı. Aniden bir tüy uçup başına kondu, sen hareket ettin ve tekrar uçtu ve ben hipnotize oldum. Sen konuştun. Çok konuştun. Bağırdın. Duymadım, yalnızca tüyle ilgilendim ben. Ben hipnotize oldum. Şimdi düşünüyorum da, iy ki de olmuşum ve hiç duymamışım, hiç görmemişim ağzından akan çöpleri. Nasıl kirlenirdim kim bilir! Nasıl dolardı hepsi kalbime!

Şimdi "geri döndüm!" diyorsun. Hangi hakla? Ben değiştim. Çok değiştim. Artık bir tüyden fazlası gerek beni hipnotize etmek için. Eskisi kadar hafif değilim. Bu yüzden korkuyorum. Kötü şansa inanır mısın?

Yüreğim de eskisi gibi güçlü değil! Kendi ömrünün yaşlılık evresini yaşıyor kalbim. Olgunluğun da ötesinde... Beğenmediğini uzaklaştırıveriyor, eski hoşgörüsü yok. Her yaşlı gibi yani...

Sen en iyisi gidip kırık dişlerini yaptır, acıklı ifadeni sök yüzünden. Artık geri dönemem. Herşey başka şimdi. Dünya başka! Herşeyi kabullen. Yüzüme bak! Nasıl hissettiğimi göreceksin: Kendimi çok iyi hissediyorum bu kez. Kim demez ki "son kez!"

Farklar

Hayattaki mutlu ya da mutsuz anlarımızın tek nedeni: Farklar. Herkes aynı olsaydı ne heyecansız olurdu hayat. Bir sürü ben. Ne konuşursun ki bir sürü ben'le. Hiç yeni birşey yok!